Oya Baydar

Türkiyeli Kadın Yazarlar sitesinden
Atla: kullan, ara

Oya Baydar

1940 yılında İstanbul’da doğdu. Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde eğitim aldı. Okulun son sınıfındayken kaleme aldığı bir gençlik romanı “Türk Françoise Sagan” tanıtımlarıyla 1958 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlandı. 1961’de Allah Çocukları Unuttu, 1964’te Savaş Çağı Umut Çağı romanları basıldı. 1960-64 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde eğitim gördü. Mezun olduğu yıl bölüme asistan olarak girdi ve “Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu” konulu doktora tezine başladı. Türkiye’de toplumsal hareketliliğin yaşandığı, sosyalist düşünce ve örgütlenme ile tanıştığı 1960’larda edebiyatı bırakıp toplumsal ve siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içince aktif olarak yer aldı. Baydar’ın "Türkiye’de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezinin iki kez reddedilmesi üzerine öğrencilerin olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal etmesi, Türkiye’deki ilk üniversite işgal eylemi olarak anılır.

12 Mart 1971 darbesiyle, Türkiye Öğretmenler Sendikası ve Türkiye İşçi Partisi üyesi olması sebebiyle tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı. Serbest kalmasının ardından 1980’e kadar Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’den ayrılmak durumunda kaldı. 1992 yılına kadar Almanya’da Frankfurt’ta sürgün yaşadı. Bu yıllarda Sovyetler Birliği’nde, Moskova’da ve çeşitli Avrupa ülkelerinde bulundu. Berlin Duvarı’nın ve sosyalist sistemin çöküşünü yerinde yaşayarak izledi. Sonraları “Hepimiz o duvarın altında kaldık” der ve Sait Faik’in “Yazmasam çıldıracaktım” dizelerini sıklıkla tekrarlar. Bu çöküşün psikolojik ağırlığıyla baş edebilmek için yazmaya 1990’ların başında yeniden başladı.

Sürgün ve çöküş dönemi hikayelerinin yer aldığı Elveda Alyoşa kitabı 1991’de Türkiye’de yayınlandı ve Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. 1993’te Kedi Mektupları romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. 1998’de Hiçbiryer’e Dönüş, 2000’de Sıcak Külleri Kaldı romanları yayımlandı. Bu romanla birlikte Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandı. 2004’te basılan Erguvan Kapısı ile de Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü aldı. 2007 yılı sonunda çıkan Kayıp Söz romanı 2008’de Almanya’da basıldı. Son romanı Çöplüğün Generali (2009) TUYAP Kitap Fuarı’nda Dünya Gazetesi Ödülleri çerçevesinde yılın telif kitabı seçildi.

Oya Baydar 2009 yılının ilk yarısında Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ahmet Altan’ın kaleme aldığı bir makale sebebiyle bu görevinden ayrıldı. Ahmet Altan'ın Taraf yazarı Oya Baydar için kullandığı “Türkân Şoray filmlerini andıran ‘pavyondaki namuslu kadın’ huzursuzluklarının tezahür ettiği” tanımlaması üzerine Baydar, gazete ile yollarını ayırdı. Son olarak 2011 yılında piyasaya çıkan, Oya Baydar ve Melek Ulagay'ın nehir söyleşi tarzındaki Bir Dönem İki Kadın kitabında Türkiye'nin yakın tarihine ilişkin pek çok konu var. Yazar Oya Baydar ve yönetmen Melek Ulagay yeni yayımlanan Bir Dönem İki Kadın / Birbirimizin Aynasında adlı kitapta 1940'lardan günümüze Türkiye'de ve dünyada yaşananları iki kadının gözünden anlatıyor. Nehir söyleşi tarzındaki kitap 27 Mayıs darbesi, 68 olayları, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, Kürt hareketi, Filistin kampları ve daha pek çok konu etrafında ilerliyor.

Yazar halen İstanbul’da ve Marmara Adası’nda yaşıyor.

Çöplüğün Generali günümüzden 70-80 yıl sonra, adı-yeri belirsiz hayali bir şehir ya da ülkede geçiyor, insanların ortalama bir refah ve güvenlik düzeyinde yaşadıkları, sorgulamaya ihtiyaç duymadan düzene rıza gösterdikleri, bir e-merkez tarafından yönetilen bir toplumu anlatıyor. Toplumsal bellek kaybı, unutma ve unutturulma üzerine alegorik bir roman olan Çöplüğün Generali, şiddete teslim olmuş, patlayıcılar üzerinde oturan bir ülkenin çöküşünü, üç maymuna dönüştürülmüş bir halkın bu çöküşteki payını ustalıkla gözler önüne seriyor.

Kayıp Söz'ün ana teması “öteki’ne karşı şiddet”dır, hikaye üç ayrı koldan gelişir ve şiddetin çeşitli biçimleri anlatılır ve sorgulanır. Bir laboratuarda kobayları kesmekten suikast eylemlerine, silahlı çatışmaya; töre cinayetlerinden savaşa kadar şiddetin çeşitli biçimleri ve insan-şiddet ilişkisi çeşitli boyutlarıyla yansıtılır.

Yazarın ağzından “Bir söz arıyordum, bir ses duydum” diye başlayan roman, “Duyduğum sesin şiddetten doğan acının sesi olduğunu bilmiyordum, öğrendim. O sesi izledim, sözü buldum” diye biter. Erguvan Kapısının Eserin ana teması çağımız insanının aidiyet (identity) bunalımı, yaşamına anlam verecek bir kimlik arayışı ve bu arayışı dinsel-ideolojik inançlar ile aşk ve gizem tutkusu çerçevesinde sürdürmesidir. Romanın örgüsü dört ana kahramanın ağzından, hepsi de birinci tekil şahıs olarak, birbirinden farklı bakış açılarıyla aktarılır. Her birinin anlatımı diğerini tamamlar. Hakikat mutlak değil, kişisel ve göreli olarak sunulur.

Romanın dört kahramanından biri olan Bizantolog Theo’nun Bizans surlarındaki bir kapıyı, Erguvan Kapısı’nı arayışı, aslında onun İstanbul’da bir azınlık çocuğu olarak doğmuş, çocukluğunu bu kentte geçirmiş, sonra yabancı bir ülkeye göçmüş ve her yerde kendini “öteki” hissetmiş, bölünmüş bir insanın gerçek aidiyetinin peşinde koşması olarak yorumlanır. Roman, arayışla geçen bir yaşamın sonunda hüzünlü; ama doğaya dönmenin mutlu izlerini de taşıyan sakin bir limanda, bir adada sona erer.

Sıcak Külleri Kaldı Paris’te bir morgda başlar ve kadın karakterin anımsamalarıyla Ankara’ya, İstanbul’a, Moskova’ya, çeşitli kentlere ve mekanlara uzanır. Paris’te birkaç günlük sürede yaşanan olaylar Türkiye’nin ve dünyanın 20. Yüzyılın ikinci yarısına yapılan göndermelerle sunulur. Yıllar boyu süren imkansız bir aşk hikayesi, siyasi bir fonda geçer. Aşk ve iktidar ilişkileri, iktidar tutkusu üzerine kurulmuş yaşamların insanları nasıl kemirdiğini gözler önüne serer. Romanın tanıtım yazısında da ifade edildiği üzere, “Sıcak Külleri Kaldı, kırk yılın yangınlarının sevgilerde, inançlarda, dostluklarda, aşklarda, tutkularda tutuşturduğu ateşlerden arta kalan sıcak küllerinin romanıdır.

Hiçbiryer’e Dönüş, birbirini tamamlayan on beş bölümden oluşur ve Oya Baydar’a göre tam bir “yap-boz/puzzle roman”dır. İlk bölüm “Dönüş” ve son bölüm “Geç Kalmış bir Bahçıvan” dışında tüm bölümler dağıtılıp yeniden kurulabilir. Uzun yıllar sonra bir yere dönüş metaforu içinde anlatılan hikaye bundan zarar görmez ve kurgu dağılmaz. Çünkü bu romanda olaylardan çok duygular, izlenimler, anılar başrol oynar.

Dönülen her şey hiçbir şey, her kişi hiç kimse, her yer hiçbir yerdir. 1989’da Berlin Duvarı yıkılır. Ardından şaşkınlık, kuşku, korku, çözülme, dağılma ve çöküş gelir. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir ve eskisi gibi olmayacaktır. Yıllardır ülkesinden uzakta siyasi sığınmacı olarak yaşamış bir kadının, sosyalist blok çökmeden önceki duyguları, umutları, yaşamı; Türkiye’ye dönüşte yaşadığı yabancılaşma, yadırgama, özlem ve huzur bağımsız bölümler halinde sunuluyor. Aşktan, devrimden konuşulan, mutlu bir gelecek için savaşılan, uğruna hayatlar feda edilen bir devir geçmişte kalmıştır.

Artık hiçbir şeye, hiçbir yere geri dönülmeyecektir. Yeryüzü cenneti kurmayı hayal edenler bozguna uğramış bir ordunun yenik askerleri gibi hissederler. Oysa ’68 kuşağı olarak yıllar önce gençtiler, mutluydular, güçlüydüler…

Metnin esas kahramanı olarak “geçip giden zaman” görülür. Zaman gençliğin masumiyetini, umutlarını, devrimlerini ve hayallerini ezip geçmiş ve kimseye haber vermeden kaybolmuştur.

Kedi mektupları, beşi romanın kahramanları olan on kedinin birbirlerine gönderdikleri koku mektuplarıyla, sahiplerini mutsuz ettiğini ve acı verdiğini hissettikleri bir sırrı arayışlarının hikayesidir. “Kedi olma” ve “insan olma” hallerinin iç içe anlatıldığı eser, alt metin olarak felsefi bir boyut ve dünyanın çalkantılı bir döneminin siyasal ve psikolojik tahlilini barındırıyor. Kedilerin sahipleri, 1980 askeri darbesiyle ülkelerinden kaçmak durumunda kalan ve Avrupa ülkelerine sığınan insanlardır. Berlin Duvarı’yla birlikte sosyalist sistemin yıkılışı, onların da umutlarının, kimliklerinin ve inançlarının yıkılışı anlamına geliyor. Köklerinden uzakta böyle bir süreçte, onların trajedileri ve kendilerini sorgulamaları, kedilerin ağzından ve bakış açısından anlatılıyor. Aynı zamanda kedilerin kendi yaşamlarında birbirleriyle olan ilişkileri, sahiplerinin sırlarını öğrenme girişimleri de aktarılıyor. Ve son sayfalarda insana özgü hayatın anlamını sormak ve sorgulamak olan o müthiş soruyla karşı karşıya kaldığında bir kedi, kedi olmaktan çıktığını dehşetle görüyor.

Elveda Alyoşa dört bölüm ve on iki öyküden oluşur. Sosyolojik araştırmalar, siyasal yazılar ve eylemlerle geçen otuz yılın ardından, yazar bu eserle edebiyata yeniden döner. Yayınlandığı yıl Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanır. Bir dönemin edebi ve şiirsel anlatımı olarak görülebilecek olan kitap, 1980 askeri darbesinden sonra yazarın yurtdışındaki sürgün yıllarında, Berlin Duvarı’nın çöküşüyle birlikte anılarından, gözlemlerinden, duygu ve düşüncelerinden esinlenen hikayelerden meydana gelir. Doğu Almanya’da başlayan büyük dönüşümün siyasal ve ideolojik boyutlarının ötesinde insan boyutu gözler önüne serilir.

Yazar Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı, Kedi Mektupları ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü, Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü ve Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.

Yapıtları

Romanları:

  • Kedi Mektupları (1993)
  • Hiçbiryer’e Dönüş (1998)
  • Sıcak Külleri Kaldı (2000)
  • Erguvan Kapısı (2004)
  • Kayıp Söz (2007)
  • Çöplüğün Generali (2009)

Öykü Kitapları:

  • Elveda Alyoşa (1991)

Anı Kitapları:

  • Bir Dönem İki Kadın Kadın (2011)

Araştırma Kitapları:

  • Cumhuriyet’in Aile Albümleri
  • 75 Yılda Köyden Şehirlere
  • 75 Yılda Çarklardan Chip’lere
  • 75 Yılda Çarkları Döndürenler
  • 75 Yılda Değişen Yaşam Değişen İnsan-Cumhuriyet Modaları
  • Cumhuriyet Modaları
  • Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi

Kaynakça

Araçlar
Diğer dillerde
Kişisel araçlar