Selçuk Baran

Türkiyeli Kadın Yazarlar sitesinden
Atla: kullan, ara

Selçuk Baran

7 Mart 1933’de Ankara’da dünyaya geldi. Annesi Uşak’ın köklü ailelerinden Banazlıların kızı Halide Hanım, babası ise, Ankaralı ziraat teknisyeni Talat Veziroğlu’dur. Ailenin tek kızıdır. Kendisinden on yaş küçük bir erkek kardeşi vardır. Dört yaşındayken okumayı kendi kendine öğrendi, on iki yaşındayken yazar olmaya karar verdi. İlköğretimine başladığı İsmet Paşa’dan sonra Atatürk İlkokulu’na gitti. Ankara Kız Lisesi’ni ve ardından Hukuk Fakültesi’ni dereceyle bitirdi (1954). Almanya’da burslu olarak yüksek lisansını tamamladı.

Almanya dönüşünde (1956), İtalya’ya uğradıktan sonra, Ankara’ya geçerken daha sonra evleneceği Ayhan Baran ile tanıştı. O esnada evli olan Ayhan Baran eşinden ayrıldı ve 3 Nisan 1957’de Selçuk Baran’la evlendi. Selçuk Baran evlendikten sonra Hukuk Fakültesi, Banka ve Ticaret Hukuk Araştırma Enstitüsü’ndeki işinden ayrıldı. İlk çocukları Ayda dünyaya geldi. Bu esnada Baran enstitüdeki işine geri döndü. Ancak evliliklerinin ikinci yılında Ayhan Baran’ın kanser olduğu anlaşılınca Selçuk Baran bir kez daha işinden ayrıldı. Eşinin hastalığı atlatmasıyla Hukuk Fakültesi’ndeki işine geri döndü. Bir yıl sonra ikinci kızı Işıl dünyaya geldi. Fakat çocukluğundan itibaren okumaya, yazmaya büyük ilgi duyması, kocası ile aşkını arzu ettiği gibi yaşayamaması, çocukların ve evin sorumluluğunun ağırlığı, yazarı mutsuzluğa, dahası ümitsizliğe sürükledi:

“Kitap okumayalı küçük şeyler düşünmeye alıştım, ufkum daraldı. Hayatı kıyasıya yaşayamadığımdan şikayetçiyim. Buna sebep, derinliğine duyuşlardan yoksun oluşum mu, yoksa çok çeşitli duygular arasında bocalayışım mı? Bazen uslu, akıllı bir kedicik oluveriyorum. Çocuklarım ve kocamın sevgisinden başka bir şey istemem gibime geliyor. Sonra çapraşık, ne olduğunu tam kestiremediğim fikirler; ne olduğu meçhul hisler beni sımsıkı kavrayıveriyor. Onları çözebilsem belki rahat ederdim. Ama o kadar az vaktim var ki. Hepsini şuurumun altına itiyorum. Orada boğuşup duruyorlar. Bu boğuşmadan vücudum yorgun ve halsiz düşüyor.”

Çocuğun Biri adlı ilk öyküsü 1968’de Yeditepe dergisinde yayımlanan Selçuk Baran, ilk ödülünü, 1972’de yayımlanan ilk öykü kitabı Haziran’la kazandı. 1973 tarihinde Türk Dil Kurumu tarafından kendisine verilen bu ilk ödül, bir bakıma onun Türk edebiyatındaki varlığının kabullenilişi olarak görüldü. Yazarın öyküleri zaman zaman Türk Dili, Oluşum, Argos gibi dergilerde yayımlandı.

Yedi yıllık bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan Haziran’da ölümün eşiğine geldiklerinde hayatın gizlerini çözmeye çalışan yaşlılar, sevgi arayışı bir türlü anlaşılamamış kadınlar, hayat karşısında yenilmemek için çareler arayan erkekler, vaktinden önce hayatın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan gençler karşımıza çıkar. Eşya-birey ilişkisi de bu öykülerde dikkati çeken bir ögedir. Yazar, bu ilk öykü kitabında, küçük insanın dünyasına girer. Sonraları simgesel bir öykü dilini oluşturacağının ilk işaretlerini verdiği kitabında, söylenene değil, söylenmeyene dikkat çekmeyi başarmıştır. Haziran’da az konuşan, kimi zaman sözleriyle değil davranışlarıyla kendini anlatmaya çalışan ve çoğu kez de sesini yükseltmediği için anlaşılmayan insanların dramlarını ortaya koymaktadır. Bu kişiler iç dünyalarındaki çatışmaların yoğunluğundan yorgun düşmüşlerdir. Çıkış için attıkları çekingen adımlar da sonuçta işe yaramaz. Bu öykülerde yazar bizi, küçük ve sıradan umutları, umutsuzlukları, dertleri ve neşeleriyle içimizden birileri olan insanlarla karşı karşıya getirir.

Yazar ikinci kitabı Anaların Hakkı ile (1977), 1978’de Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. Bu öykü kitabında en dikkat çekici öyküsü kitaba adını veren "Anaların Hakkı" olarak görüldü. Hikayede evladını zamansız kaybeden bir annenin hissettikleri ve intikam sürecine girişi, yalın bir anlatımla dile getirilir. Kitaptaki diğer hikayeler genel olarak toplumun bireye biçtiği rollerin ve kalıpların bir müddet sonra dayanılmaz acılar vermeye başlaması üzerine kuruludur. Çıkış ancak bireyin iç dünyasında gizlidir. Baran da okurlarına söz konusu iç dünyaları gösterir. Füsun Akatlı, "Öykünün Hakkı Öyküye" adlı yazısında Anaların Hakkı adlı kitap için şu yorumu yapmaktadır:

“Küçüklü büyüklü acılarla örülmüş, güvensizlikler, korkularla gerçekliğin boyutlarına sindirilmiş, umutların ve mutlulukların abartılmadığı, şımartılmadığı öyküler; yaşam sürüyor, öyle de olsa böyle de olsa sürüyor, ama çoğunca eksik, kırık, incinmiş, yaralı ya da yanlış sürüyor’un öyküleri!”

Sonraki öykü kitabı üç hikayeden oluşan Kış Yolculuğu’dur (1984). Hikayelerde geçmişin geri döndürülemeyeceği vurgusu yapılırken, bireyleri duygusuzlaştıran ve bencilleştiren kent yaşamı da gözler önüne serilmektedir. Yazarın bu kitabında yer alan "Türkan Hanımın Ölümü" adlı öyküsü, Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. Yine 1984'te çıkan Tortu ise birbirinin devamı beş öyküyle yazarın diğer öykü kitaplarından daha farklı bir yapıya sahiptir.

1987-1993 yılları arasında, TRT İstanbul Radyosu’nda, narin bir yazı çalışması olduğunu düşündüğü radyo oyunları yazmıştır. Edebiyattan uzaklaştığını söylediği dönemde, yazarın bazı radyo oyunları yazdığı da bilinmektedir.

Yedi öyküden oluşan Yelkovan Yokuşu’nda (1989) ağırlıklı olarak kadın-erkek münasebetleri, evlilik kurumunun kadınlar üzerindeki yıpratıcı etkileri ve kadının anlaşılamaması konu edilmiştir. On iki öyküden oluşan Arjantin Tangoları’nda (1992) ise ağırlıklı olarak kentli kadının iç dünyası sorgulanmaktadır. Üç kuşak kadının iç dünyalarının anlatıldığı "Arjantin Tangoları" adlı öykünün yanı sıra; "Mor Hikaye," "Gorilim ve Ben," "Al Küheylan," "Karacalar Su İçmeye İndiler (mi?)" adlı öykülerde yazarın farklı kurgular denediği, psikolojik okumaya ağırlık vererek, bilinçaltının su yüzüne çıkışını irdelediği dikkat çekmektedir. 1996'da yayımlanan Porselen Bebek ise yazarın çocukların dünyasını gözler önüne serdiği öykü kitabıdır.

Baran’ın ilk romanı Bir Solgun Adam, Milliyet Roman Mansiyonu’na değer bulundu ve 1975’te yayımlandı. Bozkır Çiçekleri adlı romanıyla da 1979 Milliyet Roman Yarışması’nda mansiyona layık görüldü ve eser 1987’de yayımlandı. Güz Gelmeden adlı son romanı ise yazılmasının üzerinden on üç yıl geçtikten ve ancak yazarın vefatından sonra (2000) yayımlandı.

Bir Solgun Adam kentli bir erkeğin, çevreye uyumsuzluğunu, insanları reddedişini ve içsel yolculuğunu anlatmaktadır. Bozkır Çiçekleri yine kent koşulları içinde kendilerini bulmaya çalışan üç genç insanın öyküleri üzerine kurulur. Baran’ın dramatik eserlerinden sayılan Güz Gelmeden, değişik çevrelerden gelen farklı yaştaki kişilerin hayatlarının kırılma noktalarına dikkat çeker. Yazarın ayrıca Ronald Dahl’dan Çarli’nin Büyük Cam Asansörü adlı çocuk kitabı ile Hukuk Sosyolojisi Dersleri adlı çevirileri de vardır. Kendisiyle 1981 yılında yapılan bir söyleşide “nouvelle” diyebileceği bir çalışmasından bahseder ama söz konusu çalışma yayımlanmamıştır.

İlk zamanlar Selçuk Baran’ın yazdıklarını ciddiye almayan Ayhan Baran’ın hayatına, evliliklerinin üçüncü yılından itibaren başka kadınlar girmeye başladı. 1986’da evliliklerini kurtarabilmek için İstanbul’a taşındılar. Fakat bu da sorunlarını çözmeye yetmedi ve Selçuk Baran 1993’de Ankara’ya döndü. Ankara’ya dönmesiyle sağlık problemleri de başladı. Alkolden uzak durabilmek için çeşitli tedavi yöntemleri denedi. 20 Ekim 1994 tarihli mektubunda ciddi bir mide kanaması geçirdiğinden ve içinde bulunduğu depresyondan bahseder. Iris Murdoch’un Tek Boynuzlu At adlı eserindeki kadın gibi kendini evine tutsak ettiğini düşünmektedir. Başladığı her işi yarım bıraktığından yakınır. Yeniden alkole başlar. İçinde bulunduğu durumu anlatırken, çocukluğunda fazlaca şımartılmasının kendi kendisinden beklentilerini arttırdığını, bu beklentilerini gerçekleştiremediğini düşünmektedir.

Selçuk Baran, kendisi için çok özel bir çalışma olduğunu belirttiği Bir Solgun Adam’la ilgili olarak yaptığı yorumda, kişiliği hakkında da önemli ipuçları verir:

“Biliyorum, umutsuzluğu kimseler üstüne almıyor. Öyle ya. Sosyalizm varsa umutsuzluk gündem dışı olmalı. Ama ben umutsuzum. Solgun Adam’ı yaşıyorum her gün. Dünyada bir yabancıyım. Her sabah yabancı gözlerle uyanıyorum. Gün boyu kendimi gizleyerek insanlarla ilişkimi sürdürüyorum; yabancılığımı bir günah gibi taşıyarak ve gizleyerek. Korkunç çabalar harcıyorum. Akşama doğru başkalarını kandırdığım gibi kendimi de kandırmayı başarıyorum; öykülerdeki umut dolu karşı koyuşu yaşıyorum.”

Yazar işsizlikten sıkıldığı için, yirmi beş yıl önce Kurs Müdürlüğü yaptığı, Hukuk Fakültesi Bankacılık Enstitüsü’nde, yayın sekreteri olarak çalışmaya başladı. Tanzimat’tan Günümüze Yazarlar Ansiklopedisi’nde alıntılanan bir notta şu satırlar yer alır:

“Başarısız bir yazar olduğumu kabullendiğimden, 1994’te yazmamaya karar verdim. O günden beri, herhangi biri olarak hayattan keyif alıyorum.”

Baran, geçirdiği son mide kanamasından kurtulamayarak, Kasım 1999'da hayata veda etti.

Edebiyatı

Eserlerinde sokaktaki insanın öyküsünü anlatan Selçuk Baran, şehirli insanın iç dünyasını tahlile çalışmaktadır. Bu sebeple onun öykülerinde sağda solda görebileceğimiz, belki tanıdığımız birilerinin, belki de bizim kendi zihnimizin gizli köşelerine ittiğimiz duyguları gün yüzüne çıkartmaktadır. Konudan ziyade kişilere yönelen Baran, ilgisini, sokaktaki insanın gizli trajediler taşıyan hikayelerine yöneltmiştir. Yazarın kitap haline getirilmiş altmış iki hikayesinde rastladığımız genç kız tiplerinin öne çıkan en belirgin özellikleri mutsuzluklarıdır. Hayatı erken tanımış bu genç kızlar, bir şeyleri değiştirebilmek için de çok fazla çaba göstermezler. Şartların getirdiği durumları sorgulasalar da değiştirme gücünden yoksundurlar. Selçuk Baran’ın öykülerinde orta yaşa gelmiş kadınların psikolojilerini en iyi yansıtan öykülerden biri "Porto-Rikolu" adlı öyküdür. Ne gençliğe ne de yaşlılığa yakın olunmayan bu yaşta insanlar hayatın içinde “benim” ya da “ben de varım” diyecekleri bir ortam arayışı içindedirler.

Baran’ın genç erkek karakterleri genellikle olumsuz tiplerdir. Tomris Uyar’ın "Selçuk Baran’ı Anarken" adlı yazısında da belirttiği gibi, “Kent kargaşasında kişisel bir çıkış yolu arayan düş vurgunu” gençler, hayatı da kadınları da hafife alırlar. Her iki konuda da fırsatçı bir tavırları vardır. Karşılarında ise hayatı yarım yaşamış, bir yanları kırık dökük duygularla dolu genç kadınlar bulunmaktadır. Yazarın öykülerinde yer alan orta yaşlı erkekler, hayat mücadelesi içinde, kendi dünyalarında yaşayan, sakin tiplerdir. Genellikle silik kişiliklerdir. Çevreye uyum bakımından sorunsuz olmaları, öykülerde denge unsuru olarak önem kazanmalarını sağlar. Yazarın öykü kişileri hakkında yorum yapan Doğan Hızlan; “Denenmemiş umutları vardır ama denemek için güçleri yoktur,” derken Vedat Günyol, Selçuk Baran’ın öykü kişilerinin kırgınlıklarını gidermek için hemen hepsinin bir başkaldırıya niyetlendiklerini belirtir.

Baran tüm eserlerini yaşadığı takvim zamanına uygun biçimde şekillendirmiştir. Eserlerinde mevsimlerin yarattığı çağrışımları iyi kullanan yazarlardandır. Mutsuz insan, mevsim ne olursa olsun aradığı ışıltıyı bulamaz. Öyle ki onun kişilerini güneş bile ısıtamaz. 1960’lardan 1990’lara kadar Türkiye’de yaşananlara ayna tutan yazarın kurgusunda sosyal hayatın hızla farklılaşması, mekana dair unsurları da etkiler. Baran’ın dış mekan konusunda kısıtlı bir kullanımı tercih ettiğini görmekteyiz. Buradan hareketle dış mekan konusunda yazarın, umumi olarak gördüğü, içinde yaşadığı yerleri, kentleri anlattığını söylemek olasıdır. Eserlerinde şehrin dışındaki doğa mekanlarına yer vermez. O, insan eliyle yaratılan çevrenin içindeki hayatları gözlem altında tutmuştur. Öykülerde dış mekan çoğunlukla “kapalı bir bozkır kenti” olan Ankara’dır. Yazar, kentin mahallelerini gözlemlerken dikkatini daha ziyade orta halli ailelerin oturduğu nispeten merkezi yerler ile yoksul insanların oturduğu “gecekondu” olarak adlandırılan mahallelerde yoğunlaştırmıştır.

Tahkiyeli eserlerde kişilerin psikolojilerini yansıtmada yazarların en büyük yardımcısı ev, ev içi mekanlardır. Sanatçının “çoğu kapalı mekanlarda, boğucu ev içlerinde, sanki gizli bir baskının altında ezilen konuk odalarında” (Tomris Uyar, "Selçuk Baran’ı Anarken") geçen öykülerinde, kadın olsun erkek olsun öykü kişileri yalnızlıklarını en fazla ev içinde hissederler. Bu yalnızlığın fiziki olmaması ise, içinde bulunulan durumun daha da karmaşık olduğunu göstermektedir. Hasta ve yaşlı öykü kişilerine ayrı bir önem veren yazarın, hasta odalarını, ayrı bir dikkatle, yaşlılık dönemindeki hastalık psikolojisini de yansıtacak şekilde verdiği görülmektedir. Ev içinde artık bir fazlalık gibi görülen hastanın yattığı oda evdeki diğer insanlar için göz ardı edilmek, yok sayılmak istenen odadır. Mehmet Tekin’e göre Selçuk Baran’ın romanlarında mekan, dış gerçekliğin (fiziki çevrenin) değil büyük ölçüde iç gerçekliğin (moral gerçekliğin) ortaya konulmasına vasıtadır. Selçuk Baran’ın eserlerinde ev, ev içi mekanlar kendinden kaçan insanın ilk kurtulmak istediği yer olur. Evler doğal olarak içinde yaşayan insanın kimliğini, kişiliğini, sosyal durumunu ve iç dünyasını ele verir. Örneğin “Bir Solgun Adam” olan Mehmet Taşçı, içinde bulunduğu yalnızlığın yansıması olarak ilk iş evini terk eder.

Öykülerinde insanların içinde bulundukları mutsuzluğu sorgulayışlarını ve çıkış yolu bulma çabalarını ortaya koyan Selçuk Baran, genellikle yaşamdan anları ortaya çıkartmaktadır. Geçmişle anın farklılıklarından doğan çatışma, zamanla tükenen sevgiler, hayatın yarattığı yorgunluk ve umutsuzluk yazarın eserlerinde öne çıkan duygulardır. Okuyucu, bireylerin yaşamlarını sorgulama dönemlerine şahit olur. Asık yüzlü öykü ve romanların yazarı Baran, insanın iç dünyasını oluşturan katmanları tek tek kaldırarak, yalın ve yalnız insanı anlatır. Bunu yaparken yazar; yalnızlık, vazgeçme/vazgeçilme, iç sıkıntısı, geleceğe dair güvensizlik, geçmişle hesaplaşma, ümitsizlik gibi duyguların izini sürmektedir.

Yalnızlık incelediğimiz eserlerin neredeyse tamamında açık ya da üstü örtülü hissettirilen temel duygulardandır. Öykü kişileri genellikle yalnızlık duysalar da yalnızlıktan hoşlanıyor görünen kimselerdir. Yalnızlığından memnun olmayanlar, hasta ve yaşlı olanlardır. Yazarın kurgusunda hakim duygulardan, durumlardan biri de bekleyiştir. Özellikle öykü kişilerinin çoğu “bir şeyleri” beklemektedir. Ancak beklenen “şey”in ne olduğu da tam olarak ifade edilmez. Giderilemeyen iç sıkıntısı da Selçuk Baran’ın eserlerinde yer alan temalardandır. Bu sıkıntının temelinde, insanın yaşadığı hayattan memnun olmaması yatar. Yazarın; "Odadaki," "Işıklı Pencereler," "Kent Kırgını," "Göç Zamanı," "Bakırçalığı," "İnci" gibi öykülerinde pencere, aslında gerçekleşmesinden ümit kesilen beklentileri simgelemektedir. Bu pencerelerin ardında ışıl ışıl manzaralar yerine karamsar tablolar bulunmaktadır. İnsanlar arasına set koyan en önemli obje “kapı”dır. Öykü kişileri genellikle “bir yabancılığa, alışılmamışa, korku dolu yadırgayışlara” açık tutulan bir kapı önündedir (Vedat Günyol, "Yaşarken: Selçuk Baran’ın Öyküleri"). Özellikle yaşlı ve hastalar için kapanan kapılar, yalnızlığı, istenmemeyi, unutulmayı ifade eder. Tüm bu özellikleriyle Selçuk Baran, şehir yaşamı içerisinde gittikçe mutsuzluğa itilen, yalnızlaşan ve içine kapanarak kendine dönen sokaktaki insanın anlatıcısıdır.

Yapıtları

Öykü Kitapları

  • Haziran (1972)
  • Anaların Hakkı (1977)
  • Kış Yolculuğu (1984)
  • Tortu (1984)
  • Yelkovan Yokuşu (1989)
  • Arjantin Tangoları (1992)

Romanları

  • Bir Solgun Adam (1975)
  • Bozkır Çiçekleri (1987)
  • Güz Gelmeden (2000)

Çocuk Kitabı

  • Porselen Bebek (1996)
Araçlar
Diğer dillerde
Kişisel araçlar